E-Posta: iletisim@mustafairen.com

  • mustafa iren github
  • mustafa iren linkedin
  • mustafa iren twitter
İstanbul'da İlk Turu Kapatırken

 

Selamlar (:
 
Ramazan başlayalı epey oldu fakat iş güç biraz yoğun olunca, haliyle kendi topraklarıma da uğrayamıyorum. 
 
Şimdi sizi İstanbul'un cazibesine doğru çekeyim biraz, bırakın işi gücü çalışmayın; çalış çalış nereye kadar. Gezin, eğlenin, coşun...
 
Geçtiğimiz haftalarda siteye yazmak için kısa kısa notlar almadım diye kendime kızıyorum, maalesef bu yüzden özetle yetineceksiniz.
 
 
Çevremdekiler İstanbul'a gelmeden önce Üsküdar için ne kadar güzel yer dese de, benim algılamam biraz zaman aldı. En önemlisi gitmek istediğim bir yere genelde ulaşım problemim olmuyor. Ev ve ofisim zaten yakın bunu biliyorsunuz; bundan dolayı da yolda zaman kaybetmiyorum, bu zamanı farklı şekillerde değerlendirebilme çabasındayım henüz. Ayrıca Üsküdar Belediyesi de boş durmuyor, Ramazan geldiğinden beri iftar yemeği dağıtımından iftar çadırına, kültür merkezindeki etkinliklerden twitter ve facebook aktivitelerine kadar bir çok eylemde bulunuyor. Akşamları gidip bazen şarkı türkü dinliyorum, bazen hacivat karagöz izliyorum, bazen ufak tefek işim oluyor ofise çıkıyorum.
 
 
Biliyorsunuz benim pek yemek yapmakla aram yoktur, daha doğrusu kendi kendime her türlü ayakta kalırım da beraber yaşadığımız arkadaşlarımız olunca işler biraz değişiyor. Ama pilav yapmayı öğrendim :) beğendik diyorlar umarım doğrudur, yani 3 kere yaptım daha zaten. İlkini Sırrı ile zor yedik (açlıktan), ikincisi biraz daha iyiydi ama suyunu ve yağını korkudan az koymuştum, üçüncüde biraz biraz kıvama geldi sanırım. Neyse burada oturup size nasıl pilav yapılır onu anlatacak değilim. Benden çok çok çok iyi yapıyorsunuzdur zaten. Velhasıl günümüzün en büyük ve en zor sorusu "Bugün ne yesek ?" oluyor. Arada sırada iftar davetlerine gidiyoruz ya da dışarıda yiyoruz, o zamanlar bu problem bir anda oradan kayboluyor tabi ki :)
 
 
Gezilecek yerlere gelirsem, Twitter'dan takip edenler biliyorlar, Deniz Müzesini, TBMM Saray Koleksiyonları Müzesini, Dolmabahçe Sarayı'nın Selamlık kısmını ve Büyük Ada'yı gezdim. İmkânı olanların kesinlikle gidip gezmesini tavsiye ederim. 
 
Öncelikle Deniz Müzesinden başladım gezmeye, çünkü o daha yakındı. Müzeye girdiğinizde sizi kocaman gemi maketi karşılıyor, müzede Osmanlı dönemine ait deniz donanması eserleri yanısıra diğer devletlerden savaşlarda veya çeşitli sebeplerle ele geçirilen ganimetler, eşyalar, aletler, kitaplar, ressamların yaptığı tablolar, geçmişten günümüze üniformalar yer alıyor. Müzeye orta kattan giriyoruz ve alt ve üst katı da olmak üzere toplam 3 kattan oluşuyor. Müzede Atatürk'ün kullandığı geminin parçalarını tekrar aslına uygun halinde odada birleştirmişler, çok hoşuma gitti. Ayrıca Atatürk'ün vefat ettiğini belgeleyen el yazması doktor raporu da en çok dikkatimi çeken eserlerden oldu. El yazması eserler arasında yine Atatürk'ün seyahatleri ve savaşlar sırasında aldığı notları olan defter ve kitaplar da mevcut.
 
Tabi ki denizcilik deyince aklımıza Piri Reis ve Kızıl Sakal (Barbaros Hayrettin Paşa'nın) gelmemesi imkansız. Bu konuda çeşitli sesli videolar ve yazılı anlatımlar mevcut, aynı zamanda tablolarla da görsel zenginlik sağlanmış. Deniz savaşları ve Osmanlı döneminde dünyanın sayılı 3. Büyük Deniz Kuvvetlerine sahip olduğumuzu orada daha iyi  fark edebiliyoruz.
 
Müzenin üst katında ise daha çok gemi parçaları, bayraklar, gemicilikte kullanılan dönemin eşyaları ve savaş malzemeleri bulunuyor. Alt katta ise Yavuz için ayrılmış bir kısım, kafeterya, denizcilik hakında eğitim bölümü ve hediyelik eşya bölümü bulunuyor. Çok detaylıca ve yavaş yavaş gezmenizi tavsiye ederim.  Daha bahsini bile etmediğim bir sürü konu ve eser mevcut.
 
Sonra TBMM Saray Koleksiyonları Müzesine geçtim, kocaman hangar gibi bir yer ve daha tam olarak bütün eşyalar ve raflara yerleştirilmemişti. Fakat olan eşyalar bile insanın başını döndürebiliyor. Müze giriş kısmında sadece güvenlik ve kafeterya mevcut, başka hiçbir şey yok , biraz ilerledikten sonra sağ tarafta bir bölmeden geçiyorsunuz ve biletinizi kontrol ediyorlar. Müze tek kat ve kocaman 2 ana koridor sonuna kadar gidiyor ve her ana koridorda 2 ye ayrılıyor. Eşyaların bir kısmını cam bölmelere ayırmışlar bir kısmı açıkta sergileniyordu. Yine Osmanlı döneminde sarayda kullanılan yemek takımından, giydikleri kıyafetlere, sobalardan, telefon telgraf cihazına, dişçi koltuğundan müzik aletlerine kadar kullandıkları hemen hemen her çeşit eşya mevcuttu. Ayrıca en arkada Depo kısmı da var orası ziyarete kapalı ama şöyle bir göz attım orada da sandalyelerden, koltuk takımlarına kadar her şey mevcuttu. Hele bir kuş kafesi gördüm ki sormayın altından ve mini saray :) yapmışlar resmen. Yine döneme ait yerli ve yabancı el yazması eserlerden, teknolojik aletlere kadar çok çeşitli bir sergi mevcut. Benim dikkatimi en çok çeken şeylerden biri ise saraydaki çocukların bile kıyafetleri büyüklerinin kopyası şeklinde ve büyüyünce ne olacaksa aynı kıyafetlerin küçüğünden özel terzilere yaptırılıyormuş. Gezmeniz gereken bir yer çünkü Dolmabahçe ve Topkapı Sarayı'ndan önce gezilirse oralara gidildiğinde rehberlerin anlattıkları kafanızda daha kolay şekilleniyor ve kafanızda oluşan bazı sorular doğrudan çözülmüş oluyor.
 
Daha sonra Dolmabahçe Sarayı'na gittim. Saat 4 civarında anca oraya gelebilmiştim. Saati vurguluyorum çünkü sebebi şu; saat 3'ten önce gidebilseydim hem Harem hem de Selamlık bölümlerinin ikisini de gezebilecektim. Fakat geç kaldığınızda size tercihinizi soruyorlar. Harem mi Selamlık mı ? Diye. Ben her ikisini de istememe rağmen baktım bileti kesmeyince en uzun ve büyük olan hangisi diye sordum, "Selamlık" yanıtını alınca tamam o olsun deyip hızlıca girişi yaptım. Bir de girişte sıra var ki sormayın.
 
 
Selamlık için biletimi aldıktan sonra doğruca gezmeye gittim. Fakat burada kendi başınıza gezemiyorsunuz. 30-40 kişilik grupların oluşmasını bekliyorlar ve Rehber eşiliğinde geziyorsunuz. Rehberin olması daha iyi oluyor tabi ki çünkü hemen sorularınızın cevabını alabiliyorsunuz. Dikkat etmediğiniz noktalara, yerlere dikkatinizi çekebiliyor ve öğretiyor.
 
Saraya gelirsek; tarifi pek mümkün değil desem abartmış olmam. Sebebi şu ki sade olarak başlıyor ve en gösterişli yerde tur sona eriyor. Sade olarak başlayan ve bahsedilen yer ise şu şekilde; tavan tamamen altın kaplama, eşyalar çok zarif ve kocaman bir bekleme salonu. Ben ağzım açık izlerken rehberin burası bir sonraki yere göre çok daha sade kalacak sözleri ile beni daha da hayrete düşürmeye yetti. Ki gerçekten de öyle oldu; her gittiğimiz yer daha gösterişli ve daha göz alıcı, cezbedici. Elçi oraya geldiğinde söyleyeceklerini unutup geri gidebilir. O kadar hayret verici ve güzel. Özellikle dikkatimi çeken bir detay ise Sarayda her şey simetrik. O dönemde simetri disiplini sembolize ediyormuş ve saray resmen Osmanlı Devleti'nin Dünya'ya karşı kim olduğunu, konumunun nerede olduğunu gösteriyor. Hemen hemen tüm eşyalar altın kaplama zaten. Diğer devletlerden gelen hediyeler bile resmen sönük kalıyor. Ben böyle ağzım açık sarayı gezerken son kısma yaklaşık 40 dakikada geldik ve Haremi gezemedim haliyle. Gelecek sefere tekrar tamamını gezmeyi umuyorum. Sizlerinde kesinlikle görmesi gerek bir yer.
 
Bu aralar müzelere takmış durumdayım, sebebi ise gayet açık. "Çok okuyan mı bilir çok gezen mi ?" Paradoksunun içinde kendimi kaybetmiş durumdayım. Sanırım okuduklarım, bu zamana kadar öğrendiklerim veya öğrenemediklerimi gezerek tamamlıyorum. Ki çoğu zaman hayran hayran bakıyorum, inceliyorum. Bilmediğim çoğu şeyi öğreniyorum, bildiklerimi de tazeliyorum. Israrla neden gezin diyorum; çünkü Osmanlı Devleti'nin neler yaptığını kitaplardan ziyade burada görmek zerafet ve gücün doruğunu hissetmek çok ayrı bir duygu. Dünya'ya karşı aslında kim olduğumuzu, şu an nasıl da bizi küçük düşürüp sanki herşeyi kendileri yapmışçasına davrandıklarını çok net bir şekilde görebilirsiniz. Aslına bakarsanız az biraz tarih bilen yabancıların ise Türk Devletinden yine eski gücüne kavuşursa diye hâlâ it gibi korktuklarına şimdi daha çok eminim.

 
Müze ziyaretlerim saat 5 civarında bitince eve dönmek de pek içimden gelmedi tam gezecek bir yer arıyordum ki "Adalar Adalar" diye bağıranları gördüm. Zaten kaç seferdir niyet etmiştim ama gitmek kısmet olmamıştı. Fırsattan istifade bir de Ada'da orucumu açayım diye bindim gittim. 
 
Kabataş'tan yolculuk biraz uzun sürüyor yaklaşık 2 saat kadar. Her adaya sırası ile uğruyor ve son olarak Büyük Ada'ya gidiyor. Büyük Ada'ya gitmemin ise hiçbir anlamı ve sebebi yok aslında. Oradaki görevliye sordum "hangisi en büyük ve güzel ? "diye. Aldığım cevap Büyük Ada oldu :))

 
Adaya indim biraz yürüdüm, sonra gezmek için yürümenin zor olduğunu fark ettim ve bisikletleri keşfettim. Bisiklet kiraladım ve biraz turladım. Aslında Ada'nın tamamını turlamak istiyordum fakat zamanım kısıtlı olduğu için yine bisikleti kiraladığım yere optimize bir soru yönelttim. "Ada'nın en güzel yerleri ne tarafta ?" (: aldığım cevap doğrultusunda yaklaşık 1 saat kadar turladım. Güzel ve ıssız yerler de mevcut, köşklerin olduğu yerler de, kalabalıklar da, faytonlar da... 
 
 
 
Akşam yemekten sonra biraz da yürüyerek gezdim ve tam aynı yoldan geri dönmeyi planlarken doğrudan Bostancı'ya giden bir sefer olduğunu gördüm. Sonuçta diğerinden daha kısa bir yol ve ulaşım sağlayacağını düşünüp dönüş yolu olarak tercihimi ondan yana kullandım. Bostancı'dan Kadıköy'e sarı dolmuşlarla oradan da otobüsle eve geçtim. Evet tahmin ettiğim gibi kolay ve kısa bir yolculuk oldu. Yaklaşık olarak 40- 50 dakika daha az yol kat ettim ve hakkımı uykudan yana kullandım. (:
 
 
Hafta sonumu böyle bitirdim fakat hafta içinde de iftar davetlerimiz ve Üsküdar sahil turlarımız oluyor. Yakın olunca hemen soluğumuzu sahilde alabiliyoruz.
 
Ve İstanbul'da ilk turu 25 Ağustos'ta kapatıyorum. Bayram ziyaretine :) Konya'ya dönüyorum; evimi özledim.

 

2011-08-12 11:09:19

Lakırdılar

2014
2013
2012
2011
2010
2009
2008
2007
2006